HLEDYA GEZEGENİ
Gökyüzü onun için sonsuzluktu, özgürlüktü. Çünkü insanın olmadığı yer onun için huzurdu. Ay artık yıldızları aydınlatmaktan yorulmuştu. Gece çok geçti. Artık uyumalıydı. Erken kalkıp okula gitmesi gerekiyordu. Uzayın sonsuzluğunda olduğunu düşleyerek üzerindeki örtüyü minik elleriyle kavrayıp uyumaya başladı.
Düşünde uzay gemisinde yolculuk yapıyordu. Gördükleri inanılmazdı. Gökkuşağının tüm renklerinin var olduğu bulutlar gördü. O kapkaranlık uzayın ortasında ışıldıyordu. Gemiye yaklaşan bir ışık gördü, çok hızlıydı. Küçük kalbi hızla atıyordu. Bu göktaşı olmalıydı. Göktaşını görmesiyle birlikte bir patlama sesi geldi. Küçük çocuk korkuyla uyandı. Neyse ki sadece düş görmüştü.
-"Vay canına! Ne rüyaydı ama?" dedi.
Uykusuna kaldığı yerden devam etmek için koyu siyah saçlarını korkmuş kahverengi gözlerinin önünden çekip başını gökyüzünün resmiyle kaplanmış yastığına koydu. Tekrar uyumaya çalışırken aynı ses bir kez daha geldi. Gözlerini açtı, bu rüya değildi. Ürkekçe örtüsünü minik elleriyle yakalayıp şaşkın ve korkmuş bakışları olan kahverengi gözlerinin altına doğru çekti. Odasında yerdeki koyu bordo halıyı tüm gücüyle aydınlatmaya çalışan karanlığa meydan okurcasına süzen ay ışığından ve kendisinden başka kimse yoktu. Kelebeğin kanat çırpışının bile duyulabileceği o sessizlikte kaşlarının yanından usulca elmacık kemiklerine doğru akan terini hissediyordu. Avludan anlamsız konuşmaya benzer uğultu sesleri gelmeye başladı. Yatağından kalkıp bakmaya karar verdi. Minik parmaklarıyla üzerindeki örtüyü yavaşça kendisinden uzaklaştırdı. Gri kısa şortuyla uyumlu terliklerini küçük ayaklarına giydirdi. Hafif öne doğru eğilip kısa ve ürkek adımlarla çalışma masasının yanındaki ay ışığının girmeye çalıştığı pencereye doğru yürüdü. Anlamsız sesler gelmeye devam ediyordu. Bu rüya olmalıydı. Pencerenin kenarına sığınmış ürkek yavru kedi gibi gözlerini pencerenin ucundan avluya yöneltti. Dut ağaçlarının yapraklarından sıyrılıp toprağa düşen ay ışığından başka kimse yoktu ama sesler gelmeye devam ediyordu. Daha fazla korktu. Minik kalbi dışarıya çıkmak ister gibi atıyordu. Birden ağaçların gövdeleri bulanıklaştı. Bir şey beliriyordu sanki. Korkmuş kahverengi gözleri açıldı. Göz bebekleri büyüdü. Baktığı yerde düşünde gördüğü uzay gemisi belirdi. Korkudan gözlerinden akıp çenesinden yere düşen gözyaşı sanki başından aşağı dökülmüşçesine, çocuk sarsıldı. Büyümüş göz bebekleriyle ürkekçe dışarıya bakarak küçük adımlarla geriledi. Yatağının yanındaki kapıya doğru geldi. Korkmuş kahverengi gözleri dışarda, minik parmaklarıyla kapı kolunu arıyordu. Kapıyı sessizce açtı. Odadan dışarıya çıkınca ağlayarak anne ve babasının odasına doğru, korkmuş kocaman kahverengi gözleriyle arkasına bakarak koşmaya başladı. Sonunda kapıya varmıştı. Önce minik parmak uçlarıyla gözyaşlarını, kızarmış yüzünden sildi. Hafifçe kapıyı açıp odaya girdi. Gecenin karanlığından rengi bile belli olmayan yatağa baktı. Kimse yoktu. Kocaman evde küçücük bedeniyle yalnızdı. Koca kafasını taşıyan dar ve zayıf omuzları aşağıya sarktı. Ay ışığının karanlığı delip duvara çarptığı yere yaslandı. Korkmuş ıslak kahverengi gözleriyle bir kapıya bir pencereye bakıp çömeldi. Koridordan o anlamsız konuşma sesleri gelmeye başladı. Ses yaklaştıkça kalp atışı hızlanıyordu. Ay ışığına sığınmış küçük bedenini duvardan uzaklaştırıp pürüzsüz dirseklerini karanlığın üstünü örttüğü halıya koydu. Saklanmak için solundaki yatağın altına dirsekleri üstünde girdi. O anlamsız konuşmaya benzer uğultunun sahibi sonunda kapıdaydı. Gözlerini sıkıca kapattı. Başını titreyen kollarının arasına aldı. Sonunda içeriye biri girmişti. Gözlerini açmaya cesareti yoktu. Sıkıca kapattığı gözlerinin arasından kurtulan gözyaşları uzun siyah kirpiklerinden yere dökülüyordu. Küçük avuçlarıyla siyah saçlarının arasına gizlenmiş kulaklarını kapattı. Başını sakladığı titreyen kollarında bir sıcaklık hissetti. Kalbi yere çekiç gibi vuruyordu. Gözlerini hafifçe açıp o kocaman kahverengi gözleriyle sıcaklığa doğru yavaşça başını çevirirken yatağın diğer ucuna doğru kendini sürüklüyordu. Sonunda karşılaşmışlardı. Hızla yatağın altından çıktı. İki avucunu duvara koyup, odayı kaplayan karanlıkta karşısındakinin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kapıya doğru koşmalıydı. Başka çaresi yoktu. Koridora doğru koşmaya başladı. Evden biran önce çıkmalıydı. Dış kapıya doğru yöneldi. İki avucunun içine aldığı kolu tüm gücüyle aşağıya çekmeye çalıştı. Sonunda avludaydı. Yola çıkmayı düşündü. Avlunun kapısına doğru koşmaya başladı. Kapıya varmıştı. Kapının yarısına gelmeyen boyu üstteki kilidi açmasına engeldi. Bırakmıştı artık küçük bedenini, kapının önüne sinmişti. Ellerinin tersiyle tükenmek üzere olan gözyaşını sildi. Karşısında bir görünüp sonra kaybolan uzay gemisini gördü. Eğer içine girebilirse kendisini orda bulamazlardı. Doğruldu, göğsünü öne atarak gemiye doğru koşmaya başladı. Nihayet geminin yanındaydı. Uzay gemilerini daha büyük sanıyordu. Oysa bu geminin boyu kendisinin iki katıydı. Bir araba uzunluğundaydı. İçeriye girdi. Mavi, yeşil ve siyahtan başka hiçbir renk yoktu. Gizleneceği bir yer aradı. Dışarıdan küçük görünen gemi, evlerinden daha büyüktü. Bu nasıl olabilir bilmiyordu. Sanki içeri girer girmez kendi küçülmüştü. Sonunda bir yer buldu. Buzdolabı kadar büyük bir şey gördü. Arkasına gizlenip en köşeye çekildi. Küçük bedeninin üstündeki koca kafasını dizlerinin arasına aldı ve uyuyakaldı.
******
Siyah eteğinin üstüne giydiği uyumsuz yeşil tişörtünü neyse ki bel çukuruna kadar gelen saçları kapatmıştı. Nihayet son soruyu yazıyordu. Kimin çözeceğini seçmek için küçük yeşil gözleriyle sınıfa bakındı. Kendisini seçmemesi için iyice sıraya kapanıp ön sırada oturan arkadaşının kırışıklığı desen almış beyaz gömleğine sığmayan iri vücuduna doğru yaklaştı.
Öğretmen:
-Sen kalk evladım çöz bu soruyu.
Gözlerini eskimekten rengi solmuş sıranın boş çukurlarına dikti. Seçimini tekrarlayan öğretmenine doğru baktı. Keskin yeşil gözlerini kendisine dikmişti.
- Mete hadi kalk bakalım!
Tebeşiri ince küçük parmakları arasına alarak tahtaya çıktı. Herkes ona doğru bakıp alay edip gülüyorlardı. Kahkaha sesleri yükseldikçe yükseliyordu. O kalabalıktan gizlenmek için elleriyle oluşturduğu karanlığın içine gizlenmişti. Garip sesler duymaya başladı. Gözlerini açtı ve uzay gemisinde uykuya daldığını anlamıştı. Gördüğü rüyamı kabustu, yoksa bulunduğu yerimi bilemiyordu. Uzun zaman olmuş olmalıydı ki karnına çektiği kramp girmiş bacaklarını zorlayarak doğruldu. Gemiye bindiği yere doğru yürüdü. Kapıya bakındı. Bura olmalıydı ama burada aynaya benzer ışıldayan koyu mavi demirden başka bir şey yoktu. Kapıyı ararken korkudan solmuş yüzünü demirden gördü. Yaklaşıp daha dikkatli baktı. Tek değildi. Onlarında gemiye binmiş olabilecekleri hiç aklına gelmemişti. Kaçarken terliklerini düşürdüğü için çıplak kalmış ayaklarına bakarak arkasına doğru yavaşça döndü. Başını yavaşça kaldırıp korkak bakışlarıyla karşısındakinin ne olduğuna baktı. Uca doğru zayıflayarak gövdesinden çıkan ayakları vardı. Derisi yaşlı bir ağacın kabuğuna benziyordu. Yüzüne doğru bakmaya çalıştı. Yüzünde sadece bir gözü var fakat ağzı yoktu. O anlamsız sesler yeniden geldi, kendisiyle konuşmaya çalışıyor olmalıydı. Gövdesinden çıkan kollarının üstünde de küçük kollar vardı. Bir ağaç gibiydi. Ağlamaklı gözlerle bakarak onun aslında gördüğü ağaçlara çok benzediğini fark etti. Geriledi ve arkasındaki ışıldayan mavi demire yapıştı. Gözleri ona takılı kalmışken ayakları kaçmak için onu çekiyordu. Acıkmış yorgun ve korkmuş vaziyetiyle kaçmak istedi. İlk baktığı yere doğru koşmaya başladı. Araba uzunluğunda gördüğü geminin içinde dakikalarca koştu. Dışarıya bakan cam gördü. Gördüğü cama doğru koşmaya devam etti. Camı kırabilirse dışarı çıkabilirdi. Camın yanına gelmeyi başarmıştı. Gri metalle çerçevelenmiş camı kırmaya çalıştı. Her vuruşunda soğuktan buz tutmuş eli sanki parçalanıyordu, vazgeçti. Kafasını umutsuzca dışarıya doğru yöneltti. Meğer boşluktaydılar. Dünyadaki gibi yıldızlar kendisine bakıp göz kırpmıyor, soğuktan üstüne bulutları çekmeye çalışan ay yoktu. Sırtında sert bir şey hissetti. Yakalanmış olmalıydı. Kaçtığı yaratıklarla karşı karşıyaydı. Kabuksu yüzlerinde ne düşündükleri belli olmayan dışarı fırlamış gözleriyle kendisine bakıyorlardı. Buz kesmiş yüzü ve bedenini hissetmiyordu. Çok geçmeden somut bedeninden başka bir şey kalmamıştı. O öleceğini sanmış olmalıydı. Bayıldığını bilmiyordu.
******
Bitmeyen kabusuna bir kez daha uyanmıştı. Üç tarafı mavi parlak demirlerle kaplı, tavan ve zemini siyah olan oda gibi bir yerdeydi. El ve ayak bileklerine takılmış bilekliğe benzer gri demirler vardı. Ne zamandır buradaydı nereye gidiyorlardı, bilmiyordu. Ailesini, arkadaşlarını, bakmaktan gözlerini kamaştıran güneşi, özlemişti. Bulunduğu yerde sırtüstü uzanıp uyumaya çalıştı. Rüyasında belki de anne ve babasını görebilirdi. Sol kolunun üstüne yattı. Minik eliyle kendini sağa doğru çevirmek için zemine bastırmaya çalıştı. Bir türlü elleri ulaşmıyordu. Dik bir yokuştan yuvarlanıyormuş gibi kendi etrafında döndüğünü hissetti. Şaşkın ve korkmuş bir şekilde gözlerini açtı. Zeminden yukarıdaydı. Kendi etrafında dönüyordu. Durmak istedikçe daha da hızlanıyordu. Çok sürmeden yüzükoyun zemine yapıştı. Nasıl oldu da yerden uzaklaşıp bir tüy gibi havada uçuştuğunu anlamıyordu. Neler olduğunu anlamak için bulunduğu yerin cama benzer maddeyle kaplı duvarına dizlerinin üzerine çöküp yavaşça gitti. Kimse yoktu. Dizlerinin üzerindeyken minik sağ elini zemine koyup köşesine geri gidecekken bir ses duydu. Koyu parlak mavi demirden duvarların aydınlattığı kavisli yola ışık taneciklerinin düştüğünü gördü. Belki de geri dünyaya dönmüşlerdi. Ayak ve el bileklerinde çevrelenmiş, bilekliklere benzer demirlerin üzerindeki nokta nokta olan yeşil ışıkların hızlanıp kırmızıya döndüğü an birbirlerine sert bir şekilde yapıştı. Olanların şokunu üstünden atlatamadan kapalı olduğu odanın cama benzer duvarı yok oldu. Koridordan yaratıkların sesini duydu. Nihayet yaratıklar yanına gelmişti. Bileklerindeki demirlerden çıkan ışıkla oluşan, altı köşesi cama benzer maddeyle kaplı, zeminle bağlantısı olmadan havada duran, dışarıdan fanusa benzer ve sadece kendisinin sığabileceği cismin içinde buldu kendini. İçine girer girmez bileklerindeki demirler birbirinden ayrılmış fanusa benzer cismin içinde ne kadar özgür olabilirse o kadar özgür kalmıştı.
Yaratıkları takip eden cismin içinde çaresizlik çoktan küçük bedenini çevrelemişti. Çıkışa doğru gidiyorlardı. Büyük heyecanla başını kaldırıp dünya olmasını umut etti. Ama değildi. Bomboş düzlüğün ufkunu kapatmış yaratıklardan başka kimse yoktu. Korkusunun yerini şaşkınlığın aldığı gözleriyle etrafa bakarken onu gemiden uzaklaştırıp başka bir yere götürüyorlardı. Arkasında kalan uzay gemisine yaratıklara ve çevreye şaşkınlıkla bakmaya devam ederken yeni hücresine götürülmüştü. Bileklerindeki halka şeklindeki demirler yine birbirine kenetlenmek için hareketleniyordu. Bileklerindeki halkalar birbirine kenetlenir kenetlenmez içinde bulunduğu cisimden düşüverdi. Yaratıklardan biri kendisine doğru elinde bardak altına benzer bir aletle yaklaşıyordu. Sonunda nefesinin ona çarpıp kendine geri geleceği kadar yakınındaydı. Yaratık bir eliyle başını tutup diğer elindekini sağ kulağına ve ağzına doğru yaklaştırıyordu. Sonunda aleti kulağına ve ağzına yapıştırmıştı. Buzun tene değince oluşturduğu his olmuştu. Kulağındaki ve ağzındaki eşyalar kendisiyle bütünleşmeye çalışıyorken nefes almakta zorlanıyor ve başı dönüyordu. Kendini toparlayınca gözlerini açtı.
-Bu neydi, ne yaptılar bana? diye söylendi.
Yaratıklardan biri:
-İletişim kurabilmemiz için tuke modülünü yerleştirdik.
Mete ilk başta afalladı. Sonra kendini toparlayıp doğru anladığını onaylamak ister gibi soru sordu:
-Benim ne dediğimi anlıyor musunuz?
Yaratık:
-Evet, anlıyoruz.
Sonunda konuşabileceği için sonu gelmeyen sorularını sormaya başladı.
-Burası neresi? Bana ne yapacaksınız?
Sorularını devam ettirirken yaratık sözünü kesti:
-Burası hledya gezegeni öncelikle benim soracağım sorulara cevap vereceksin. Gemiye neden bindin?
Mete:
-Sizi gördüm. Bana zarar vermemeniz için saklanacak bir yer aradım. Gemiden başka gizlenecek yerim yoktu.
Yaratık:
-Biz insanlara zarar vermeyiz. Çünkü sizler bizim evrimleşmemiş atalarımızın bakıcılarısınız. Gemi ile birlikte görünmezlik kalkanı da bozulduğu için dışarıya kontrole çıktılar.
Mete:
-Beni evime götürecek misiniz?
Yaratık:
-Gemiye binmeseydin gördüklerin bir hayal olarak sana kalırdı. Fakat şimdi buradasın. Öncelikle seni halkımla tanıştırmam gerekiyor. Nede olsa daha önce hiç insan misafirimiz olmadı.
Mete:
-Nasıl tanışacağım? Televizyona mı çıkacağım? diye sordu.
Yaratık :
-Hayır bu gezegende her birimiz bir diğerimizin ne gördüğünü görebiliriz bunun için mesafe ve yer fark etmez. Seni canlı kanlı meydanda tanıştıracağız. Daha sonra dünya seferine çıkacak olan gemiyle seni evine gönderebiliriz. Mete’nin solmuş umuduna su serpmiş yaratığı sevmeye başlamıştı. Mete’yi evine götüren yaratık ailesiyle tanıştırdı. Kendi aile yapısı gibi düşünmüştü. Ama değildi. Bir kendisi birde çocuğu vardı. Çocuğu toprağın içindeydi.
Mete:
-Sen neden toprağın içindesin?
Yaratığın çocuğu:
-Köklerimin üstünde duracak, hücrelerim katılaşana dek burada olmak zorundayım.
Mete:
-Ne zamandır buradasın?
Yaratığın çocuğu:
-Tohum olarak toprağa düştüğümden bu yana buradayım.
Mete başını yukarı kaldırmış kolları öne sarkmış şekilde yaratığa dönüp:
- Siz hiç oturmaz mısınız ya da uzanmaz mısınız?
Yaratık:
-Köklerimiz toprağın içine girince dinleniriz.
Sırtüstü uzanıp küçük bedeninin taşıdığı koca başını yaratığın köklerine koyup, gözleri yarı açık mırıldanarak yeni sorular üretmeye çalışırken yaratığın köklerinde uyuyakaldı.
Biran önce tanışma faslını atlatıp ilk gemiyle dünyaya gitmek istiyordu. Ailesini merak ediyordu. Şimdi ne yapıyorlar acaba? Kim bilir belki de beni unutmuşlardır, diye söylenirken yaratık arkasından seslendi.
-Kiminle konuşuyorsun?
Mete:
-Sadece kendimle dertleşiyordum.
Yaratık:
-Dünya seferine çıkacak olan gemiye yetişmen için önce seni halkla tanıştıralım.
Mete mutluydu, dünyasına geri dönecekti. İlk geldiğinde korktuğu için çevresindeki güzelliklerin farkına varamamıştı. Gökyüzüne baktı griydi. Sebebini yaratığa sordu.
Yaratık:
-Sizin güneş dediğiniz yıldız bizde de var. Fakat bizim atmosferimizde daha fazla kırılma yarattığından genelde gridir. Çok seyrek zamanlarda maviye döner. Mete dediğinden bir şey anlamamıştı. Pekte bir önemi yoktu.
Tanışma için yaratıkla meydana geldiler. Karşısında milyonlarca yaratık vardı. Uzun bir süre karşılıklı şaşkınlıkla bakıştılar ve yanında duran yaratık diğerlerine Mete’yi anlatarak tanıtma faslını atlatmışlardı. Hledya gezegenine ilk geldikleri yere gelmişti. Yaratıkla vedalaştı.
Yaratık:
-Burada yasadıkların halkımızın sana hediyesi olacaktır. Dünyaya gittiğinde farkedeceğin başka bir sürpriz hediyemizde olacak. Mete yaratığın gövdesine doğru yaklaştı ve iki eliyle gövdesinin yarısına gelmeyen kollarıyla sarmaya çalıştı. Sol yanağını yaratığa yaslayıp ilk başta çok korktuğu yaratıkla vedalaştı. Sevmiş olmalıydı ki giderken kahverengi gözleriyle sevecen bir şekilde yaratığa baktı.
Nihayet uzay gemisi hareketlendi. Gezegenden ayrılırken, Hledya gezegeni ve yaratıkla son kez vedalaştı. Bitmek bilmeyen sorularını gemideki yaratıklara da sormaya devam etti.
Yaratığa:
-Dünyamıza neden bu kadar sık geliyorsunuz? dedi.
Yaratık:
-Kökenimizi araştırıyoruz. Mete’nin bir başka sorusuna maruz kalmadan hemen devam ederek dünyanız uzakta olduğu için seni uyutmamız gerekiyor.
Mete:
-Ama beni…
Cümlesini tamamlayamadan uyutma işlemini gerçekleştirmişlerdi. Küçük bedeniyle yaşadığı maceralar onun için belki de en güzel hediyeydi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder